Haziran’dan Geriye Kalanlar

İZLEDİĞİM FİLM: JOJO RABBIT

jojo rabbit

 

Ana karakter Johannes Betzler, Nazici bir çocuk, annesi ile birlikte yaşamaktadır. Filmde babasının savaşta olduğu söyleniyor. Jojo, aslında evlerinde Yahudi bir kızın saklandığını öğrendiğinde yavaş yavaş yahudi ve ari ırk hakkında sorgulamalara başlıyor. Tabi filmde olaylar geçerken de Jojo’ya kendi iç sesi olarak konuşan Hitler tiplemesi ortaya çıkıyor. Taika Waititi, filmin yapımcısı ve Hitler karakterini canlandıran kişi, ve bir yahudi 😀 Annesi ile ilgili sahnelerde görülebileceği gibi, annesi savaşa sıcak bakmayan anti-nazi bir kadın, her ne kadar bunu belli edemese de.

Baş karakter Jojo’nun gözünden savaşın gereksizliği, insanların soyut şeyler uğruna canlarını çöplükte bulmuşlar gibi birbirlerini öldürmelerinin, insan ruhundaki yarattığı korkuyu, yıkımı ve acıyı görüyoruz.

Savaşın kötülüğü, en iyi, bir çocuğun gözünden anlatılabilirdi.

OKUDUĞUM KİTAP: DİRİ GÖMÜLEN – SADIK HİDAYET

diri

Tam saymadım ama 8-9 kadar hikaye var kitapta. İlk hikaye olan diri gömülen hikayesi intihar ile alakalı idi. Ve bu kadar içe işleyen bir hikaye okudum mu daha önce hatırlamıyorum. Bir ruh durumunun bu kadar çok düşünceyle anlatılması beni çok etkiledi. Buraya kitaptan bir alıntı bırakayım, o kendini daha iyi anlatır 🙂

Artık ne arzum kaldı, ne de kinim. İçimdeki insanı yitirdim. Kaybolsun diye de bir yere bırakıverdim. Hayatta insan ya melek olmalı, ya doğru dürüst insan, ya da hayvan. Ben onlardan hiçbiri olmadım. Hayatım ebediyen kayboldu. Ben bencil, acemi ve zavallı olarak dünyaya gelmişim. Şimdi artık geri dönüp, başka bir yolu seçmem imkansız. Bundan böyle bu anlamsız gölgelerin peşinden gidemem. Yaşamla yaka paça olamam, güreş tutamam. Sizler, gerçekte yaşadığınızı zannediyorsunuz. Elinizde hangi sağlam kanıt ve mantık var? Ben artık ne bağışlamak, ne bağışlanmak, ne sola ne de sağa gitmek istiyorum. Gözlerimi geleceğe kapayıp, geçmişi unutmak istiyorum.

DİNLEDİĞİM ŞARKI: X AMBASSADORS – ZEN

Bu ay bu gruba takmıştım. Daha önce bir kaç şarkısını dinlediğimi hatırlıyorum. Bu ay böyle oturdum bütün albümlerine göz attım, favori şarkım baya var ama şuan içinde bulunduğum ruh halinde bu şarkı uyuyor, bence bir çok insana da uyacak bir şarkı. Someone gimme f.cking ZEN!

İZLEDİĞİM YOUTUBE VİDEOSU: Personality-based Study Tips – MED SCHOOL INSIDERS

Bu video çok ilginçti gerçekten. Videoda anlatılara göre 4 temel insan tipi var. İçsel beklentileri ve dışsal beklentileri karşılayıp karşılamamasına göre Upholder, Obliger, Questioner, Rebel diye 4 farklı kombinasyon oluşturuyorlar.  Bunlardan Upholder, hem içsel hem de dışsal beklentileri karşılayan tip. Rebel ise ikisini de karşılamayan tip. Örneğin, Rebel tipinin mottosu, “ne istersem, onu kendi yöntemimle yaparım. Eğer beni bir şey yapmaya zorlarsan ya da bu kişi kendim bile olsam, o işi yapmaya daha az gönüllü olurum”, gibi. Ayrıca kendinizin hangi tipe girdiğini öğrenmek isterseniz video açıklamasında link var.

Video için link burada.

 

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Daha verimli yeni bir ay geçirmek dileğiyle 😀

 

 

Revolutionary Road Film Yorumu

Bu yazıyı çok spontane bir şekilde yazdım açıkçası fikirlerimi kaybetmeden olayın ruhunu kaybetmeden yazmak için. Yazım kuralları falan ne oldu bilemiyorum yani.

revo-1

Film bittikten sonra ekrana bakakaldım bir kaç saniye. Bunu yazarken bile ruhum bakakalmaya devam ediyor.

Nevrotik diyebileceğim bir kadın, April (Kate Winslet) ve kocası, Frank (Leonardo Dicaprio) bir partide tanışırlar. Ve evli ve çocuklu oldukları ileri zamana sarar film. Bir gün April, Frank’in hep Paris’e taşınmak istediğini söylediğini hatırlar. Ve April birden bununla alevlenir, Frank’i de bu Paris’e taşınma fikrine ikna eder. Frank ailesini geçindirmek için istemediği bir işte çalışan ama yine de istemediğinin pek de bilincinde olmayan bir karakter. April onu bu fikre ikna etmeye çalışırken filmin vermek istediği mesaj da ortaya çıkıyor. Neden evlenip hayatımızı çocuklarımıza adamak zorundayız? Ve arada komşularının psikiyatri hastası bir oğlu ile ailecek tanışmaları bu sorgulamaları daha da ileriye taşır. Ki filmin bir yerinde bu Paris’e taşınma fikrinden vazgeçtiklerinde (aslında frank vazgeçiyor), bunun çocukça bir hayal olduğunu söylemişti Frank, April ise tepkisini pek ortaya koymadan onu onayladı. Oysa ki April, onun kendi yolunu bulması için çalışacak ve ona destek olacaktı. April’in bütün bu planının suya düşmesi bence travmatik oldu onun için. Ki sonu da herkes için travmatikti. Benim için gerçekten çok iyi bir filmdi. Hep kafamda olan soruların gerçeğe dökülmüş hali gibiydi. Yani ne kadar mantıklı, ne kadar hayali gibi. Ve hala o ne kadar mantıklı olduğu fikri havada kaldı; bu hayati ve felsefi sorunun nevrotik bir karakter tarafından sunulduğundan dolayı. Çünkü, çünküsünü sonunu izleyince anlarsınız. Kafamı kurcalayacak bütün gece muhtemelen bu mesele, ben ne istiyorum hayattan, nelerden zevk alıyorum, evet şunu şunu olduk ama ya sonra ne olacak? Bu hayatta ne olmalı, evet evlenmek istiyoruz, çocuğumuz olsun istiyoruz, huzur ve düzen istiyoruz ama gerçekten bunları istiyor muyuz ya da bütün bunları farklı bir senaryoda yaşayamaz mıydık?

Yani yapmak istediğimiz şeyler farklı bir senaryoda olamaz mıydı?

Haftanın Felsefi Kelimesi #5

ÇOKDEĞERLİ MANTIK [İng. many-valued logic] [MANTIK]. İkiden fazla doğruluk değerine dayanan önermeler mantığı türü.

Aristoteles tarafından geliştirilmiş olan klasik mantık, doğru ve yanlış gibi iki doğruluk değerine ve dolayısıyla üçüncünün olanaksızlığı ilkesine dayanıyordu. 1920’li yıllardan itibaren geliştirilen çokdeğerli mantıklar, söz konusu iki doğruluk değeriyle üçüncünün olanaksızlığı ilkesini reddeder. Çokdeğerli mantık kendi içinde, “doğru” ve “yanlış”a ek olarak “bilinmeyen”, “belirsiz” veya “mümkün” değerlerinden birinin eklendiği üç değerli mantık ve üçten fazla değere yer veren bulanık mantık ya da ihtimaliyet mantığı olarak ikiye ayrılır.

Ahmet Cevizci – Felsefe Sözlüğü. (Say Yayınları, 6. Baskı)

Haftanın Felsefi Kelimesi #4

Benlik Teknolojileri [İng. ego technologies] [KITA FELSEFESİ].

20. yüzyılın önemli düşünürlerinden Foucault’nun, bireylerin hayatlarını daha iyi, daha saf, daha mutlu kılmak ve kendilerini daha güçlü kılabilmek veya birtakım iktidar biçimlerini hayata geçirebilmeye elverişli hale getirmek amacıyla, ruhlarını, bedenlerini, düşüncelerini veya arzularını dönüşüme uğratmak, kısacası kendilerini pozitif yönde değiştirmek için uyguladıkları disipline edici pratiklere verdiği ad.

Foucault, özellikle son dönem eserlerinde, bir yandan söz konusu benlik teknolojilerinin çoğu toplumda var olduğunu öne sürerken, diğer yandan Antik Yunan ve Roma’yı inceleyip, bu toplumlarda insanların kendileri üzerinde egemenlik kurmalarını, yurttaşların sosyal rollerini layıkıyla yerine getirebilmelerini mümkün kılan çileci pratikleri incelemiştir. Elbette geçmişe dönmeyi savunmayan Foucault, evrensel bir ahlak yasasına veya etik koduna beslenen inancın neredeyse tümden yitip gittiği çağımızda, insanların yeni yaşam biçimleri veya hayat tarzları yaratabilmek için benlik teknolojilerini kullanabileceklerini söyler. Bu açıdan bakıldığında, benlik teknolojileri bireylerin kendi bedenleri, ruhları, düşünceleri, hareketleri ve varoluş tarzları üzerinde belli sayıda işlemi ya da etkinliği, kendilerini, belli bir mutluluk, bilgelik, yetkinlik ya da ölümsüzlük haline erişebilmek için, dönüştürmelerini sağlayacak şekilde gerçekleştirmelerine imkan veren pratikler bütününü ifade eder.

Ahmet Cevizci – Felsefe Sözlüğü. Say Yayınları, 6. Baskı.

Mayıs’tan Geriye Kalanlar

İZLEDİĞİM FİLM: GIRL WITH A PEARL EARRING

2003 yapımı, türü dram olan ve Johannes Vermeer isimli ressamın biyografisini konu edinen bu filmin IMDb puanı 6,9. Aslında, bir sinema ile ilgili instagram sayfasında, bir alıntı paylaşmaları üzerine haberim oldu filmden, alıntıyla filmde karşılaştığımı hatırlamasam da filmi izlediğim için mutlu oldum 🙂 İnci Küpeli Kız resmini hepimiz illa ki bir yerlerde görmüşüzdür. Bu film de aslında bu resmin hikayesini anlatan bir kitaptan uyarlama. Bir yerde okuduğuma göre tablodaki kızın evin hizmetçisi olduğu haricinde hakkında çok az şey biliniyormuş ve bu konulara ışık tutmak amacıyla kitabı yazılmış. Scarlett Johansson’ın gerçek tablodaki kıza benzemesi de müthiş bir durum bence. Ayrıca Johansson’ın senaryo gereği fazla konuşmaması tüm film boyunca topu topu 20 cümle konuşup, geri kalanın jest ve mimiklerine yüklenilmesi; oyunculuğunun -henüz yirmi yaş civarında- ne kadar iyi olduğunu da gösteriyor. Bu da zaten BAFTA ve Altın Küre kazanmasını da açıklar.

di-QVAD.png

OKUDUĞUM KİTAP: KAYGI KAVRAMI – SOREN KIERKEGAARD

kaygi_kavrami_12

Bu kitap aslında okurken baya zorlandığım bir kitaptı. Başlangıçta mevrus günah’ı kendisine konu eden kitap, Adem ve Havva’nın durumunun analizi, onların işlediği günahın kaygı ile ilişkisi inceliyor. Açıkçası okurken çok fazla kendi kendime konuşarak anlamaya çalıştığım bir kitaptı. Kierkegaard’a başlangıç kitabı değil kesinlikle. başka kitaplarını aldım. Hepsini okuduğumda belki toplu bir inceleme yazarım.

DİNLEDİĞİM ŞARKI – FLORENCE + THE MACHINE – AS FAR AS I COULD GET

Bu şarkıyı ilk dinlediğim zamanlarda ne kadar yaşlandığımı hissetmiştim. Karanlık bir korku/dram tünelinden (!?) geçer gibi bir his-görüntü veriyor bana bu şarkı. Hayatını bir şarkıyla anlat deseler bu şarkıyı söylerdim.

İZLEDİĞİM YOUTUBE VİDEOSU: “Psikolojinin Kaçıncı Krizi: Tekrarlanabilirlik” – Dr. Tolga Yıldız

Psiart, bağımsız gönüllülerden oluşan psikoloji öğrencilerinin oluşturduğu bir topluluk. Onların organize ettiği bu konuşamaya ben de katılmıştım ve inanılmaz güzeldi yani çok kefilim yani nasıl anlatırım bilmiyorum ama o kadar güzel bir konuşmaydı ki hayatımda dinlediğim en güzel konuşmalarda ilk beşe girdi. Bunu size şimdi haber vermek rast geldi..

Link Burada.

Kesin izleyin yani. Psikolojide yapılan deneylerin tekrar edilememesinden makalelerin yazılırken yayınlanırken dönen oyunlardan bahsediyor. Ama çok ilham verici yani çok amin.

Evet arkadaşlar son cümlemden anlayacağınız üzere aklımı kaçırdım 😀

Ama izleyince beni anlayacaksınız 🙂

Okuduğunuz için teşekkür ederim. Başka yazılarda görüşmek üzere…